Bakıyorum da çok geçmişe dayanıyor fotoğrafla tanışmam..
İlk makinem ilk aşkımdı..
Zenit..
Şimdiler gibi LCD ekranı yoktu..
Bambaşkaydı o optik vizörden baknak ve uzun uzun ayarlamalar sonunda itina ile denklanşöre basmak..
ve o denklanşörün sesini ve açılıp kapanan perdenin sesini duymak..
ve elle sarmak filmi.
Filmi sararken çıkan ses.. O deri kılıfı…
Hiç bir makine onun gibi mutlu etmedi beni.
O zamanlar fotoğraçılık diye bir olgu vardı. Çekeceğiniz fotoğrafa göre film seçmek ve her filmi doldurduğunuzda bir kaç gün hatta hafta beklemek…
Büyük bir heyecanla beklemek..
Şimdi eline dijitali alan fotoğrafçı sanıyor kendini. Binlerce poz çekiyor ve sonra en iyisini seçip türlü programlarla fotoğrafın üzerinde tüm ayarlamaları yapıyor… Çıkan sonuca bakıp nasıl da kasılıyorlar şaşıyorum..
Ben her fotoğrafın bir ruhu olduğuna inandım hep.. O zaman dilimini, o ışığı, o duyguyu ve o ruhu çekersin filmin üstüne..
Bunu yalnızca Zenit yapardı..
Hiç kandırmazdı..
Zenit’in diyaframını kime anlatayım ki şimdi ben? Hangi makinede bulurum ben onun diyafraımının kısılıp açılmasındaki mükemmel büyüyü?
Film seçiminden banyosuna kadar apayrı bir bilgi ve ilgi isterdi.
Şimdi elime en pahalı makineyi alıp çekimler yapıyorum ama hiç bir zaman kendimi fotoğraf çektim saymıyorum..
Bu yüzden çekmiyorum artık..
Sadece üniversite yıllarında elinde Zenit’iyle gelip benden kurs alan arkadaşlarımı düşünüyorum arada sırada.
Acaba diyorum.. onlar da benim gibi ilk Zenit’lerini ellerine aldıklarında içine henüz film takmadan estantane ayarlarıyla, diyaframıyla oynadıkları ve ilk o Boğaz’a çıktığımız ve martıları çektiğimiz günleri hatırlarlar mı? Ve özlerler mi benim gibi?
???
Hakan Zengin

